Weimar Cumhuriyeti'nin demokrasi krizinden uçuruma uzanan tarihsel yolu

Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu Weimar Cumhuriyeti, 1919-1933 yılları arasındaki yaklaşık 14 yıllık ömrüyle Avrupa siyasi tarihinin en hızlı şekilde sonlanan demokratik deneyimlerinden biri olarak kabul ediliyor. HistoryExtra'da yayımlanan Katja Hoyer'in çalışması, bu cumhuriyetin neden Nazi hareketine direnemediğini tarihsel bir perspektifle ele alıyor.
Weimar Cumhuriyeti, Kasım 1918'deki Alman İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından kuruldu. 1919 anayasası dönemin Avrupa'sında en ileri demokratik kurumları, kadınlara oy hakkını, geniş işçi haklarını ve federal güvenceleri içeriyordu. Hoyer, çalışmasında bu kurumsal çerçevenin neden günü kurtaramadığını gösteren çoklu etmenlere odaklanıyor.
İlk etmen, Versay Antlaşması'nın yarattığı ekonomik baskıydı. 1919'da imzalanan antlaşma, Almanya'ya tarihte eşi az görülen savaş tazminatları getirdi: 132 milyar Altın Mark. Antlaşma ayrıca Almanya'nın askeri kapasitesini ciddi biçimde kısıtladı ve Saar bölgesi gibi sanayileşmiş alanları kaybettirdi. Ekonomik kayıplar, 1923'teki hiper enflasyon krizine doğrudan zemin hazırladı.
1923 hiper enflasyonunun büyüklüğü, modern ekonomik tarihte bir simgeye dönüştü. Kasım 1923'te bir somun ekmek 200 milyar marka satılıyordu. Hayalet bir para birimi olarak sona ulaşan Reichsmark yerine Rentenmark getirildi ve ekonomik istikrar geri kazanıldı. Ancak bu kriz, orta sınıfın tasarruflarını siliyor ve cumhuriyete olan güvenini ciddi biçimde sarsmıştı.
İkinci etmen, kurumsal zayıflıktı. Weimar anayasasının 48. maddesi, cumhurbaşkanına olağanüstü hâl yetkileri tanıdı. Bu yetki, 1930-1932 arasında defalarca kullanıldı ve parlamento işlevini ciddi biçimde zayıflattı. Tarihçi Heinrich August Winkler, 'Weimar'ın anayasal yapısı krizleri kısa vadede yönetebiliyordu, ama uzun vadeli demokratik dayanıklılığa yetmedi' diyor.
Üçüncü etmen, 1929 Büyük Buhran'ının etkileriydi. Almanya, Amerikan kısa vadeli kredilerine yüksek oranda bağımlıydı. ABD'deki banka iflasları bu kredileri geri çağırdığında Alman ekonomisi hızla küçüldü. İşsizlik 1928'de 1,4 milyondan 1932'de 6 milyona yükseldi. Bu işsizlik oranı, NSDAP'ın (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) Eylül 1930 ve Temmuz 1932 seçimlerindeki yükselişinin temel zeminini oluşturdu.
Dördüncü etmen, siyasi partiler arasındaki polarizasyondu. Sol kanattaki SPD (Sosyal Demokrat Parti) ve KPD (Alman Komünist Partisi), aralarında sürekli çekişiyor ve birleşik bir cephe oluşturamıyordu. Sağ kanatta NSDAP yanı sıra DNVP (Alman Ulusal Halk Partisi) ve militan kurumlar yer alıyordu. Hoyer, 'orta sınıfı temsil eden merkez partilerinin çöküşü, polarize uçların önünü açtı' diyor.
Beşinci etmen, ordu ile devlet arasındaki ilişkiydi. Reichswehr, Weimar Cumhuriyeti'ne ideolojik olarak bağlı değildi. Ordu komutanları arasında imparatorluk dönemine duyulan nostalji yaygındı ve birçok subay 1932'de Adolf Hitler'in başkanlığa adaylığını desteklemekten kaçınmadı. Ordu, cumhuriyet kurumlarının korunmasında pasif kaldı.
Altıncı etmen, 30 Ocak 1933'te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'un Hitler'i Şansölye olarak ataması idi. Hindenburg ve danışmanları, Hitler'in cumhuriyetin sınırları içinde kontrol edilebileceğini varsaymıştı. Mart 1933'teki Yetki Kanunu ile NSDAP, parlamento denetimi olmadan yasama yetkisi kazandı. Aynı yıl içinde Weimar Cumhuriyeti kurumsal olarak tasfiye edildi.
Hoyer'in çalışmasının ana tezi, Weimar Cumhuriyeti'nin çöküşünün tek bir faktöre indirgenmemesi gerektiği yönünde. Ekonomik kriz, kurumsal zayıflık, siyasi polarizasyon, ordu pasifliği ve bireysel siyasi yanlış kararların kümülatif etkisi, demokratik kurumların hızla aşınmasına neden oldu. Weimar tarihinin akademik incelenmesi, son on yılda yeniden ivme kazandı; Katja Hoyer'in çalışmasının yanı sıra Eric Kurlander, Benjamin Hett ve Heinrich August Winkler'in eserleri tarihçi konsensüsünde belirgin yere sahip ve araştırma, kurumların ne kadar güçlü olduğu kadar ne kadar dayanıklı olduğu sorusunun da önemini hatırlatıyor.
Tarih Bölümünden Daha Fazla

Jane Austen'in Hampshire'daki Chawton kulübesi: en büyük romanlarına ilham veren mekân
HistoryExtra'da yayımlanan yeni bir araştırma, İngiliz romancı Jane Austen'in Hampshire'daki Chawton House yakınındaki kulübesinde geçirdiği yıllarda yazma kariyerinin en üretken dönemini yaşadığını gösteriyor. Dr Lizzie Rogers, yazarın gündelik yaşamının nasıl edebi çıktıya dönüştüğünü inceliyor.

Detroit Halk Kütüphanesi Ana Binası: Cass Gilbert'in 1921 İtalyan Rönesansı yorumu
Atlas Obscura'nın aktardığına göre Detroit Halk Kütüphanesi'nin Ana Binası, ABD Yüksek Mahkemesi'ni de tasarlayan Cass Gilbert'in mermerden inşa ettiği İtalyan Rönesans tarzı bir yapı olarak Amerika'nın en görkemli kütüphane binalarından biri. 1921'den bu yana Detroit'in entelektüel hayatının merkezi.

Oslo'daki FLOP Museum: başarısızlığın tarihsel müzesi inovasyonun kayıp tarafını sergiliyor
Atlas Obscura'nın aktardığına göre Oslo'nun Bjørvika bölgesindeki FLOP Museum, başarısız ürünler, pazarlama hataları ve abartılı teknolojilere adanmış küçük bir müze. Müzenin temel mesajı, başarısızlığın inovasyonun karşıtı değil, sürecin doğal bir parçası olduğu yönünde.